SECME FIKRA ALTINDA 40 KONUMU ACTIM BUNU ŞEREFİNE 40 TANE AYRI AYRI VERİLMEMİŞ FIKRA İLE DEVAM EDİYORUM 
HER YORUMA VEDE REPLEN ODULLENDİRENE REP İLE DONULECEKTİR
TESADUF BU YA!
Kopenhag'da bir genc doğum kliniğine girip da*nışmaya başvurdu:
— 48 numaralı odada
yatan genc kızla goruşmek
istiyorum.
Nobetci hemşire sordu:
Hay hay! Siz nesi oluyorsunuz hastanın?
Ben mi? Erkek kardeşi?
Bu sırada hemşirenin yanında duran hanım hemen atıldı:
— Oyle mi? Cok memnun oldum tanıştığımıza. Ben
de annesiyim...
EVLİLİĞİN BOYLESİ
Nasrettin Hoca evlen* meye niyetlenir. Eş- dost bir hatuncağızı ove ove goklere cıka* rırlar.
*Şoyle huylu!
*Boyle soylu!
— Dunyalar guzeli... Hoca'nın gonlunu celerler.
Evlenirler. Zifaf gecesi yuz gorumluğunu veren Ho* ca, gelinin duvağını kaldırır. Aman Allah'ım! Cirkin bir gelin.
Gelin hanım, kocasına sadakatini gostermek icin:
— Hoca efendi, akrabalarından kime goruneyim, ki*
me gorunmeyeyim? diye sorar.
Hoca şaşkın:
— Aman hatun, bana gorunme de kime gorunursen
gorun... der.
DOĞRU SOZ
Mufettiş, oğrencilere sorar:
— İcinizde en uslu kim?
Oğrenciler, hep bir ağızdan - cevap verirler:
— Oğretmenimiz!
GEZGİN
Hoca'nın hanımı cok gezermiş. Duğun-dernek, bayram-seyran... dolaşırmış.
Hoca'nın dostları:
— Hocam, yenge biraz cok do* laşmıyor mu? derler.
Ne de olsa hatunu. Hic laf soy-
letir mi Hoca...
Hic sanmıyorum, der ve ekler:
O kadar dolaşsaydı, bazen bize de uğrardı...
EŞEK BAŞI
İstanbul'a yeni gelen koylu, ku* yumcu dukkÂnının vitrinini merakla inceliyordu. Kuyumcunun cırağı, onunla alay etmek icin:
Hemşerim, dedi, ne bakıyor*
sun oyle?
Hic... Bu dukkÂnda ne satılır
diye merak ettim de...
Cocuk guldu:
Eşek kafası satılır.
Allah versin... Alışverişiniz yolunda olmalı...
Nereden bildin, dayı?
Baksana, koca dukkÂnda seninkinden başka kal*
mamış!
NEYİ GORMEMİŞ
Şofor kullandığı taksiyle "Sağa donulmez işaretine rağmen sağa saptığı sırada trafik polisinin keskin keskin calan duduk sesiyle birden yavaşladı, sonra yolun kenarına cekilerek durdu. Trafik polisi, sağ elinde zin-
cirden tuttuğu duduğu sallaya sallaya yuruyerek tak* sinin yanına geldi, sert bir sesle sordu:
— Levhayı gormedin mi?
Şofor, kabahatli olduğunu kabul etmenin rahatlığı icinde itirafta bulundu:
— Gormesine gordum de sizi gormedim...
KILCIK
Sınıfta oğretmen insan iskeletini gostererek sordu: — Bunun ne olduğunu soyleye*bilir misin Salim? dedi. Karadenizli Salim hemen
cevapladı:
— İnsan kılciğidur oğretmenim...
SON UMİT
Adam kaynanasıyla birlikte Avrupa gezisine cıka* caktı, arkadaşı sordu:
Yahu sen hep kaynanandan yakınıp durmaz miy*
din? Şimdi de Avrupa gezisine mi cıkarıyorsun?
Ne yapayım kardeşim, sık sık Avrupa'yı gorme*
den Allah canımı almasın! deyip duruyor... Benimki, bir
umut işte...
YAG SORUNU
Akıl hastanesine, kendisini ziyarete gelen arkadaşına dert yandı:
Sorma dostum... Motora
meraklı olduğum icin getirip
buraya tıktılar beni. Allahaşkı-
na, sen araba sevmez misin?
Severim.
— Zeytinyağlısından mı hoşlanırsın, tereyağlısından mı?
OĞRENCİ ŞİİRİ
- Tembel bir oğrenci, yazılı kağı* dına şu satırları yazmış:
— Yuru boş kağıt, yuru... Oğretmenin yuzunu gor de gel.
Uc zayıfım vardı, dort oldu mu sor da gel...
APTALCA DUŞUNMEK
Federal Almanya vatandaşı dış yolculuktan dondu. Getirdiği papağanla kendi gumruğune girdi. Muayene memuru işin gereğini anlattı:
— Canlı papağana, yuz mark gumruk odeyeceksiniz.
Cansız ici doldurulmuş papağan olsaydı gumruksuzdu.
Adamın bir anlık tereddutu uzerine papağan soze karıştı:
— Bana bak Hans! Oyle aptalca şeyler duşunme!
YAŞLILIK
Bir adam, arkadaşına hastalığından dert yanıyordu:
— Hele şu sağ bacağımdaki romatiz*
manın verdiği acıya hic dayanamıyo*
rum, dedi. Nedeni nedir, acaba?
— Neden olacak, dedi oteki. Yaşlılıktan.
Bunların hepsi yaşlılık alÂmetleri.
Adam:
— Sacma, diye yanıt verdi. Sol bacağım da sağ ba* cağım ile aynı yaşta. O neden ağrımıyor?
YORMASAYDIM
Temel otelde kahvaltı ederken, tabağındaki zeyti*ni bir turlu catalıyla yaka-layamaz. Epeyce uğraştığı- nı goren garson, yanına yaklaşır, catalı alır ve bir seferde zeytine batırır. Temel kucumseyerek bakar:
— Uyy garson, ha pu zeytinu pen yormasaydum, sen
oni zor yakalayacağitun.
KURTULUŞ CARESİ
Temel, Cemal ve di*ğer Karadenizliler acık denizde kucuk bir tekne ile fırtınaya tutulmuşlar* dı. Yanlarından buyuk bir gemi gecmekteydi.
Temel:
— Uyy, kurtarun pizuuu... İmdattt!. diye haykırıyor-
du.
Geminin guvertesinden birisi de yanıt veriyordu: Biz adam almıyoruz, biz adam almıyoruz. Bunu duyan Temel: — Uyy, hacan piz lazuz, lÂz, alun pizu.
HIRSIZLIK AYIP
Bir eşkıya, fakir olduğu icin Diyojen'e hakaret etmiş-
ti.
Diyojen hic kızmadı. Sadece:
— Bir adama fakir olduğu icin hakaret edildiğini ha* yatımda hic gormedim. Ama pek cok insanın hırsızlık* tan oturu asıldıklarım gordum, dedi.
İLK KAMCIYI EN CİRKİNİ VURACAK!
Muthiş bir eleştirici olan bir Bektaşi yazar, kadınlar hak*kında oyle bir kitap yazmış ki soylenmedik soz bırak* mamış. Bunun uzerine on- beş kadar kadın biraraya gelerek yazarı dovmeye ka* rar verirler. Bir gun Bektaşi evine giderken yolunu kesip bağırmaya başlarlar:
— Sen bizim hakkımızda bir kitap yapıp aleyhimiz*
de turlu turlu şeyler yazmışsın. Biz de seni oldurunceye
kadar dovmeye karar verdik. Birer kamcı alarak buraya
geldik. Cezana hazır ol, diyerek kamcılan gostermişler.
Bektaşi kadınları yatıştırmaya calışmışsa da başarılı olamadığından dayak yemeğe razı olarak:
— Fakat bir şartla. Birinci kamcıyı icinizden en cir*
kin olanı vuracak, demiş. Kadınlar bu şartı kabul etmiş*
ler.
Fakat ilk kamcıyı vurmak icin kimse one cıkmayın* ca, bu dayak faslı da yarım kalmış.
OLUM KOLE İLE KRALI EŞİT KILAR
Buyuk İskender, Diyojen'i, birbiri ustune yığılmış in* san kemikleri arasında bir şey ararken gormuş ve ne yaptığını sormuştu.
Diyojen:
— Babanızın kemiklerini arıyorum.
Ama hangisinin kolelere, hangisinin babanıza ait ol*duğunu kestiremiyorum, cevabını vermişti.
DOMUZ ETİ YEMEYİZ
Şeyh Şamil esir duştuğunde, Ruslar bu kahraman adama buyuk saygı gostermiş. Rus carı kendisini yemeğe davet etmiş. Şeyh Şamil, yemekte, ac gibi iştahla yemiş.
Kahramanlığı kadar yemekteki iştahı karşısında da hayrete duşen car:
Adama bak, demiş. Beni de yiyecek.
Şeyh Şamil cevap vermiş:
Biz muslumanız. Domuz eti yemeyiz.
CALARKEN NEŞELENMEK
Neyzen Tevfik'e bir gun sorarlar:
— Calarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun
zaman mı calarsın?
O gunlerde Maliye Bakam hakkında yolsuzluk dedi* koduları alıp yurumuştur.
Neyzen Tevfik, fırsatım kacırmaz:
— Maliye Bakanı değilim ki, calarken neşeleneyim,
cevabını verir.
BEHLUL'UN HAKİM MAKAMINA OTURMASI
V|
Halife Harun Re- şid'in sut kardeşi di* vane Behlul bir gun yoluna devam eder*ken pencereden bak*mış ki hakimin yeri boş, hemen gecip o makama oturmuş. Bunu goren vazifeliler:
Vay gidi divane, senin bu makamda ne işin var?
Kalk bakalım, diyerek, sille tokat dışarı atmışlar. Bunu
gorenler Behlul'e sormuşlar:
A divane, boyle ne iş yaptın ki seni bu kadar do*
vuyorlar? demişler. O da cevap vermiş:
Ben bilmem, hakimin makamında bir dakika ya
oturdum ya oturmadım, buna rağmen bu kadar dayak
yedim. Hakim ise sabahtan akşama kadar o makamda
oturmaktadır, ne kadar dayak yiyeceğini artık Allah bi*
lir...
İSRAFCI ADAMA DERS
Diyojen, israfcı tutumuyla bilinen bir adamla karşı* lamıştı. Ondan bir lira istedi. İsrafcı adam:
— Nicin başkasından 10 kuruş istiyorsun da, benden bir lira, diye sordu.
Diyojen şu uyarıcı cevabı verdi musrif adama:
— Cunku, başkalarından yine istesem, bana verirler. Ama, bu israfın yuzunden, senin bir daha verebileceğin* den şupheliyim.
DOĞRU SOYLEDİĞİN İCİN
Bektaşinin biri, boynunu bukerek bir zenginin yanına yak*laşır. Sadaka ister.
Zengin adam:
— Utanmıyor
musun dilenmeğe ya*
hu... Baksana guclu -
kuvvetli bir adamsın.
Sormayın... bir derdim var ki calışmama mani
oluyor.
Neymiş o dert?
Ne olacak tembellik!
Bu cevap zenginin hoşuna gider ve cebinin koşesin*deki kuruşu Bektaşi'ye uzatır:
— Al şu kuruşu bakalım... der. Bu parayı sana acıdı*
ğımdan değil, doğru soylediğin icin veriyorum.
BİR GOZUN KORMUŞ
Adamın biri evlenmiş. Her akşam, eli kolu dolu olarak evine gidermiş. Bir gun, her nasılsa, eli boş gitmiş. O gune ka- *- dar, hep kocasının eline bakan karısı, elini boş gorunce, yuzune bakmış ve bir cığlık atmış:
— Aaa! Senin bir gozun kormuş.
SON UMİT
Nasreddin Hoca* nın cok sevdiği eşeği bir gun kaybolmuş. Hoca, eşeği aramak icin, kırlara doğru acılmış. Bir taraftan da bir turku soyleme* ğe başlamış.
Boylece dolaşıp dururken bir tanıdığına rastlar.
Tanıdığı:
— Hoca, boyle turku cağıra cağıra nereye gidiyor*
sun? diye sorar.
Hoca merhum da eşeğini kaybettiğini, onu aramakta olduğunu soyler.
Ahbabı:
— Bu ne iştir Hoca efendi? Benim bildiğim, insan
eşeğini kaybetti mi, feryat eder, ağlar, dovunur. Sen ise
turku soyluyorsun!
Hoca, ona onundeki tepeyi gosterir.
— Bir umidim şu dağın ardında kaldı. Eşeğimi ora*
da da bulamazsam, o zaman siz dinleyin bendeki ferya* dı!
NİYE KOŞAYLAR?
CemÂl gazetesinden ba* şını kaldırıp sorar:
— Haa bu uşaklar ne ko-
şaylar boyle?
Temel cevap verir:
Ula bunlar koşicudur,
başbakanlık kupası icin ko-
şaylar.
Ha kupayı cime vereceklerdur?
Birinciye.
Oburkilere bir şey yok midur?
Yoktur.
Oyleyse onlar niye koşaylar?
YALANCI
YALANCI
Asker, komutanın karşısına cıktı, izin istedi. Komutan se* bep sordu:
Efendim, karım cocuğu*
muzun cok hasta olduğunu
yazmış da...
Yalan soyluyorsun. Cun*
ku karından gelen mektubu
ben de okudum, hic oyle bir
şeyden bahsetmiyordu.
Asker selÂm verdi, tam kapıdan cıkarken, dondu ve samimiyetle:
— Komutanım, dedi. İkimiz de yalancıyız anlaşılan, cunku ben evli değilim.
İLK ATIŞTA VURMAK
Temel ile Dursun evlerinin bahcelerin*de otururken bir tane, bir tane daha derken 21 pare top atılır.
Temel merak eder:
Nedir bu ses-
ler?
— Bugun komşu devlet başkam geldi. Onun icin top
atılıyor, der Dursun.
Temel sinirli sinirli başını sallar:
— Şu işe bak! Bizim zamanımızda tek atışta vurur*
lardı...
DUNYADA HERŞEY GECER
Baba erenler bir gun sokakta gezinirken dehşetli bir yağmura tu* tulmuş.
Bir ağacın altına sığınarak boş bir arabanın gecmesini beklemiş. Bir saatten fazla beklediği halde oradan hic bir araba gecmeyince kendi kendine mırıldanmış:
— Bir de şu fani dunyada her şey gecer derler. Şura* da bir saattir bekliyorum, daha bir araba bile gecmedi.
ALIŞMAK LAZIM
Gazeteci Halil Lutfi ile Peyami Safa, Bebek'e gidi* yorlardı.
Tranvay gelince, Peyami Safa ondeki birinci mevki kompartımanına doğru yururken Halil Lutfi, Peyami Safa'yı arkadaki 2. mevkie doğru cekti. Buraya binece* ğiz, dedi.
Peyami Safa:
Senin gazeteci kartın yok mu? diye sordu.
Var, dedi Halil Lutfi.
Peki, neden birinci mevkie binmiyelim oyleyse?
Alışmak icin.
Bakalım her zaman kartımız olacak mı?
FARZ EDELİM Kİ...
Temel'in kucuk takası, on kişilik tayfasıyla Karade*niz'in engin sularında yol almaktadır. Temel tayfa* larını yanına cağırır. On* lara şoyle der:
— Uyy uşaklar, ha purada pi teneke altinumuz olsa idu ne ederduk?
Uşaklar:
— Uyyy paylaşirduk onlari...
Temel oneriyi kabul eder ve altınları paylaştırmaya başlar:
— Uyy... on peş altin bağa, pi altin suze, on peş altın
bağa, pi altin suze...
Tayfalar buna itiraz ederler ve aralarında muthiş bir kavga başlar. Kıyasıya dovuşurler. Neden sonra Rize'ye geldiklerinde durumu mahkemeye intikal ettirirler. Mahkemede yargıc olayı anlattırır. Hem Temel, hem de
tayfaları olduğu gibi olayı anlatırlar. Bunun uzerine yar-
Peki getirin altınları, dediğinde, hepsi bir ağızdan:
Uyy hacim pey, pizum altinumuz falan yok, ola-
cağinu farz edeyduk.
MAYMUN
Din dersi oğretmeni oğrencile* re butun insanların Adem ve Hav*va'dan geldiğini soyledi. Bir oğ* renci soz aldı:
Bu doğru değil.
Nasıl yani? dedi oğretmen.
— Babam bize maymundan
geldiğimizi soyledi.
— Sevgili cocuğum, dedi oğretmen, sizin ozel aile
tarihiniz bizi hic ilgilendirmiyor.
ŞİŞEYİ EVDE BIRAKMIŞ
Doktor muayenede hastasına sordu:
Sigara iciyor musunuz?
Hasta:
Elbette, dedi. Ve cebinden
sigara paketini cıkararak ikram
etti. Doktor reddetmedi. İkisi de sigaralarını yaktı. Dok* tor muayeneye devam etti:
İcki iciyor musunuz?
Aahh be doktorcuğum! İcerim, ama ne yazık ki şi*
şeyi evde bıraktım.
AKŞAM SERİNLİĞİ
Bir grup turist, kendi aralarında konuşuyorlardı. İngiliz hidrojeni patlatacaklarını, Rusla Amerikalı Ay ve Merih'i fethedeceklerini soyluyorlardı. Sıra bizim Temel'e gelince:
— Şu yakında, ha biz da cuneşe ci- deceğuz, dedi.
Boyle bir tasarıdan hic birisinin haberi yoktu. Hayretle sordular:
Nasıl olur, henuz yıldızların keşfedilmediği bir
evrende, guneşe gidebilmek, olacak şey değil!
Peki o kadar sıcağa nasıl karşı koyabileceksiniz?
Hesabı sıkı yapılmıştır. Akşam serunluğunda ci-
deceğuz da... der bizim Karadenizli.
LİSTE
Adamın birini kuduz ko* pek ısırmış. Ama adam cok vurdumduymaz olduğu icin, bugun iğne olurum, yarın iğ* ne olurum derken iş işten gecmiş. Doktora başvurup da kuduz olduğu gerceğini anlayınca hemen bir kağıt kalem isteyip uzun uzun bir şeyler karalamaya başlamış.
Doktor uzun sure beklemiş, bir ara dayanamayıp hayretle sormuş."
Vasiyetnameniz bu kadar uzun mu?
Vasiyetname hazırladığımı soyleyen kim doktor?
Ben ısıracağım siyasilerin listesini yapıyorum! demiş.
İPE UN SERMEK
Nasreddin Hoca, munasebetsiz kom* şusunun hemen her gun olur olmaz şeyler istemesinden bıkmış.
Komşu bir gun camaşır ipi isteyince:
Veremem, demiş. İpe un serdim.
Aman Hoca, ipe un serilir mi?
Adamın vermeye niyeti olmazsa
ipe un serer...
AYNI YERDE
Temel uzun zamandır gor* mediği arkadaşı Cemal'le İstanbul'da karşılaşır:
Uşak nasilsun pakayum?
İyiyum...
Cocuklarun nasuldur?
Onlar da cok iyidur...
— Ha karin nasuldur?
Temel boyle sorunca Cemal'in birden yuzu deği* şir... Temel arkadaşının karısının gecen yıl olduğunu ha* tırlayıp hemen şoyle der:
— Yani aynı mezarda mi yatayii?
ARHAVİLİ
Gun: 12 Ekim 1492... Kristof Kolomb, batı yonune giderek Hindistan'ı bulacağına inanıyor ya! Gitmiş, git* miş... Amerika sahillerine yanaşmış... Sabah hava yeni aydınlanıyor. Kolomb, "Santa Maria" gemisinde buyuk uniformasını giymiş. Zabitler ve tayfalar guverteye sıra* lanmış...
Kıyıda da Kızılderililer sıralanmış. Başlarında Koca Reis var. Gemi yaklaşmış, yaklaşmış... Ses mesafesine girmiş...
Bu sırada gemidekilerden biri iki elini ağzına yanaş-
tırıp bağırıyor: "Ha orada bir Rize'li var midur?"
Kızılderili saflarından da birisi bağırmış: "Ha Rize'li yoktur, ama Arhavi'li vardır daa..."
DESENE OCAĞIM SONDU
Gurbette calışan iki Karade* nizliden biri izinden donmuş, hemşerisine memleketten haber* ler veriyordu:
— Memlekette kar yağdı,
kurtlar cakallar koye kadar indi,
dedi. Bunun uzerine arkadaşı:
Bir zarar verdiler mi?
Sizin cilli horozu cakal kaptı.
Peci Karabaş nerede imuş?
Eşek Karabaşa tekme atarak oldirmuş.
Eşek değirmenda değul miydu?
Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
Uy, babam oldi mu?
Oldu ya. Ananın olumune dayanamadu da..
Ah anam ah! O da mu oldi?
Eviniz yanarken kurtaramaduk.
-Uyy desene ocağum sondu...
CENESİ DUŞUK
Fikret ilk karnesini almıştı. Notları cok iyiydi, fakat bir not duşulmuştu:
— Cok konuşuyor.
Babası karneyi imzaladı ve ekledi:
— Siz bir de annesini gorseniz.
Aynı Karadenizli birkac gun sonra bir bakkala gitti. "Bana bir mim verin..." dedi.
Bakkal anlayamadı, birkac kez tekrar ettirdi, sonra eliyle gostermesini istedi. Karadenizlinin işaretine ba* kınca:
Yooo, o mim değil mumdur, dedi.
Olsun, mim demek, dayak yemekten iyidir, dedi
Karadenizli.
DAYAK YEMEKTEN IYI
Karadenizli vapur acentasına gitti:
— Biz vapuru kacirduk, başka
vapur bulur misunuz?, dedi.
Kac kişisiniz?
Yediyuz.
Acenta yetkilisi bu kadar muş*
teriyi kacırmamak icin hemen yeni
bir vapur istedi. Vapur geldiğinde Karadenizli ve arka*daşları rıhtımda toplanmışlardı. Ama nedense fazla ka*labalık değillerdi. Gorevli sordu:
Hani yedi yuz kişiydiniz?
Doğridur, işte pir, ici, uc, dort, beş, altı, yedu.
Toplam yediyuz da..., dedi Karadenizli.
Kafası attı acenta yetkilisinin. Karadenizliyi bir gu* zel dovdu ve:
— Eğer, bir daha (i) yerine (u) dersen; canına oku*
rum... dedi.
HESAP
İki sarhoş kıyasıya kavga etmiş, birbirlerinin kafasını gozunu yarmışlardı. Polis kavgacı sar* hoşları hastahaneye getirdi. Doktor, yaralarını pansuman yapmak icin hemşireye seslendi:
— Hemşire hanım, alkol getirin cabuk!..
Sarhoş:
— Alkol istemem artık... Hesap getirin!., diye bağırdı.
HADDİNİ BİLMEK
Genc bir Amerikalı kız, Beethoven'in yaşadığı evi zi* yaret etmiş, bu buyuk sanatkÂrın piyanosu başına gece* rek onun "mehtap Sonatı"m gururla calmaya başlamış* tı.
Bitirdikten sonra, kendisine sert gozlerle bakan bek* ciye:
Tahmin ederim, cok sayıda buyuk insan burayı
ziyaret etmiştir, dedi.
Evet, dedi bekci. Unlu muzisyen Pederewski, ge*
cen hafta burada idi.
Kız sordu:
Ve Beethoven'in piyanosunda caldı değil mi?
Hayır calmadı, cevabını verdi yaşlı bekci ve soz*
lerine şu cumleyi ekledi:
Cunku kendisini Beethoven'in piyanosunda cal*
maya lÂyık gormedi.
CİNSİNE GORE
Belediye otobuslerinin ne kadar kalabalık ol*duğu malûm. İşte boy* le bir otobuste yolcu*luk eden Temel'in aya* ğına iri yarı bir adam basar... Nasırı acıyan Temel, adamın yanına yaklaşır ve sorar:
— Ula uşak, sen nerelisun?
Adam, Temel'e bakar, nereli olduğunu soyler ve ar* dından sorar:
Niye sordun?
Hic, bu cins ayular hangi memlekette yetişur diye
merak ettum daa... der Temel.
YEMEKTEN SONRA MI?
Doktor hastasını muayene ettik* ten sonra saptadığı perhiz programı* nı yazıyormuş:
— Sabahları bir dilim ekmekle
yuz gram beyaz peynir. Oğleyin bi*
raz salata ve haşlama et. Akşamları
bir dilim ekmek, yağsız sut ve bol
meyve yiyeceksiniz...
Hasta:
— Peki doktor bey, bu yazdırdıklarınızı yemekten
sonra mı yiyeceğim yoksa yemekten once mi?
NİCİN HAPSEDİLMİŞLER?
Bir komunist Sovyet cezaevinde, 3 mahkûm arala* rında konuşuyorlardı: Birinci mahkûm uzuntulu bir ses* le:
— Ben işime gec geldiğim icin hapsedildim, dedi.
İkinci mahkûm hapis gerekcesine şoyle acıkladı:
— Ben ise, işime erken geldiğim icin hapsedildim.
Bir kapitalist casusu ancak işine erken gelir, dediler.
Ucuncu mahkum da şoyle konuştu.
— Ben de işime tam vaktinde geldiğim icin hapse* dildim.
Beni de, bir kapitalist saati taşımakla sucladılar.
AKIL
Temel birgun Dursun'a balık kılcığı yemenin insanın kafası*nı calıştırdığını soylemiş. Bu habere sevinen Dursun yanına Temel'i de alarak hemen bir balık lokantasına gitmiş. Az sonra gelen balıkların etini Te* mel, kılcıklarını Dursun yemiş. BoylecĞ uc porsiyon balık tu* ketildikten sonra Dursun hesa* bı odemiş ve dışarıya cıkmışlar. Yolda bir ara Dursun:
Baa bak Temel. Sen galiba kazuklayisen beni..?
Temel gulerek cevap vermiş.
Bak, gordun mu? Kafan calışmaya başladı bi-
le..?
DOĞRU SOZE NE DENİR?
Hastayı ameliyathaneye goturuyorlarmış. Sedyenin başucunda yurumekte olan operator bir ara hastanın ku* lağına eğilmiş:
— Bakın beyfendi, size yalan soyleyecek değilim. Si*
ze yapacağım bu ameliyatın başarı şansı yok denecek
kadar az. Ne olur ne olmaz, size şimdiden soruyorum,
son olarak size bir yardımım dokunabilirse, cekinmeden
soyleyebilirsiniz, demiş.
Hastanın gozleri faltaşı gibi acılmış:
— Evet doktor bey. Lutfen buradan kalkmama ve gi*
yinmeme yardım eder misiniz?
TEŞEKKUR
Adam, hızlı hızlı merdivenleri tırmanıp doktorun yanma geldi.
— Teşekkur ederim doktor
bey, tedavinizden cok memnun
kaldım, dedi.
— Ama siz benim hastam de*
ğilsiniz ki.
Adam guldu:
— Haklısınız doktor bey. Amcam sizin hastanızdı.
Ve şimdi tum serveti bana kaldı...
ADALETLİ PAYLAŞIM
Gungormuş, yaşlı ve tecrubeli bir adamdan, iki kar* deş arasında, babalarından kalan malı ÂdilÂne şekilde paylaştırmasını istemişlerdi.
Yaşlı adam şu formulu tavsiye etti: — Kardeşlerden biri malı mulku ikiye ayırsın. Oteki kardeşe de secme hakkı verilsin. Gercekten de akıllıca bir oneri değil mi?
OLEY
Temel, İspanya'da boğa gureşlerine gitmiş. Kalabalık bir seyirci toplulu- Vğu varmış. Herkes matadorun hare* ketlerine hep bir ağızdan "Oleeey!
Oleeey!" diye bağırıyormuş, ama Temel onlar sustuktan sonra tek başına Oleeey! Oleeey! diyormuş, Yanındaki İspanyol merak etmiş:
— Kardeşim niye bizimle beraber bağırmıyorsun
da, tek başına "Oley" diyorsun?
Temel:
— Uşağum, ben boğayı destekliyorum, demiş.
OTOBUS
Temel ile Dursun otobusle İstanbul'a gidiyorlardı. Yolun yarısına gelince şofor:
— Sayın yolcular, şanzıman bozuldu bir saat mo*
la veriyoruz..
Temel sordu:
— Yahu Dursun, bu şanzıman nedir?
— Ha şu vites var ya, işte oni calıştıran alettir.
Temel sinirlendi:
— Ben onun bozulacağını baştan anlamıştım. Şo*
for ha bire onunla oynuyordu...
KOTU HABER
— Sabahın bu erken saatinde sizi rahatsız ettiğim icin ozur dilerim, dedi doktor telefonda hastasına. "Ama tahlil sonuclarınızı aldım ve size verecek cok onemli haberlerim var. Kotu haberle mi başlayayım, yoksa cok kotu haberle mi?
— Kotusuyle başlayın doktor,
dedi hasta sinirli bir sesle.
Şey, dedi doktor. Teşhisime gore yirmi dort saat
omrunuz kaldı.
Zavallı hasta donup kaldı. Sonra biraz gucunu
toplayıp sordu:
Peki cok kotu olan haber ne?
Size dun haber verecektim, ama telefonunuz ce*
vap vermiyordu.
ALDATMIŞ
Kahveye iriyarı, ofkeli bir adam girdi; olanca sesiyle bağırdı:
— Ahmet kim?
Kimse ağzını acmadı. Gelen adam bir daha bağırdı:
— Ahmet hanginiz? Cabuk karşı*
ma cıksın!
Sonunda ufak tefek, celimsiz biri yerinden kalktı:
— Benim.
Kabadayı, yumruklarım sıkıp onun ustune atıldı, pestilini cıkanncaya kadar dovdu. Kahvedekiler yerle*rinden kımıldamıyorlar, neredeyse soluk bile almıyor* lardı.
Kabadayı gittikten sonra dayak yiyenin başına uşuş* tuler:
— Hastaneye goturelim mi?
Yerde kanlar icinde yatan adam, bir iki yutkunduk*tan sonra konuşabildi:
— Nasıl kandırdum enayiyu. Benim adım Temel.
Amma nasil inandırdum oni!..
EVİN YOLU
Neyzen Tevfık, Aksaray'da bir ev kiralar.
Yeni taşındığı sıralar, gece eve donerken ara sokak icindeki evini bulmakta gucluk cekmektedir. Bir gece,
karşısına cıkan bekciye:
— Bekci baba, der, Neyzen Tevfık buralarda bir yer*
de oturuyor. Sen evini biliyor musun?
Bekci, "bana kul yutturamazsın" dercesine bakıp ce* vap verir:
Neyzen Tevfik sensin, a beyim.
Ben sana Neyzen Tevfik ben miyim? diye sorma*
dım ki... Neyzen Tevfik'in evini sordum!

HER YORUMA VEDE REPLEN ODULLENDİRENE REP İLE DONULECEKTİR
TESADUF BU YA!
Kopenhag'da bir genc doğum kliniğine girip da*nışmaya başvurdu:
— 48 numaralı odada
yatan genc kızla goruşmek
istiyorum.
Nobetci hemşire sordu:
Hay hay! Siz nesi oluyorsunuz hastanın?
Ben mi? Erkek kardeşi?
Bu sırada hemşirenin yanında duran hanım hemen atıldı:
— Oyle mi? Cok memnun oldum tanıştığımıza. Ben
de annesiyim...
EVLİLİĞİN BOYLESİ
Nasrettin Hoca evlen* meye niyetlenir. Eş- dost bir hatuncağızı ove ove goklere cıka* rırlar.
*Şoyle huylu!
*Boyle soylu!
— Dunyalar guzeli... Hoca'nın gonlunu celerler.
Evlenirler. Zifaf gecesi yuz gorumluğunu veren Ho* ca, gelinin duvağını kaldırır. Aman Allah'ım! Cirkin bir gelin.
Gelin hanım, kocasına sadakatini gostermek icin:
— Hoca efendi, akrabalarından kime goruneyim, ki*
me gorunmeyeyim? diye sorar.
Hoca şaşkın:
— Aman hatun, bana gorunme de kime gorunursen
gorun... der.
DOĞRU SOZ
Mufettiş, oğrencilere sorar:
— İcinizde en uslu kim?
Oğrenciler, hep bir ağızdan - cevap verirler:
— Oğretmenimiz!
GEZGİN
Hoca'nın hanımı cok gezermiş. Duğun-dernek, bayram-seyran... dolaşırmış.
Hoca'nın dostları:
— Hocam, yenge biraz cok do* laşmıyor mu? derler.
Ne de olsa hatunu. Hic laf soy-
letir mi Hoca...
Hic sanmıyorum, der ve ekler:
O kadar dolaşsaydı, bazen bize de uğrardı...
EŞEK BAŞI
İstanbul'a yeni gelen koylu, ku* yumcu dukkÂnının vitrinini merakla inceliyordu. Kuyumcunun cırağı, onunla alay etmek icin:
Hemşerim, dedi, ne bakıyor*
sun oyle?
Hic... Bu dukkÂnda ne satılır
diye merak ettim de...
Cocuk guldu:
Eşek kafası satılır.
Allah versin... Alışverişiniz yolunda olmalı...
Nereden bildin, dayı?
Baksana, koca dukkÂnda seninkinden başka kal*
mamış!
NEYİ GORMEMİŞ
Şofor kullandığı taksiyle "Sağa donulmez işaretine rağmen sağa saptığı sırada trafik polisinin keskin keskin calan duduk sesiyle birden yavaşladı, sonra yolun kenarına cekilerek durdu. Trafik polisi, sağ elinde zin-
cirden tuttuğu duduğu sallaya sallaya yuruyerek tak* sinin yanına geldi, sert bir sesle sordu:
— Levhayı gormedin mi?
Şofor, kabahatli olduğunu kabul etmenin rahatlığı icinde itirafta bulundu:
— Gormesine gordum de sizi gormedim...
KILCIK
Sınıfta oğretmen insan iskeletini gostererek sordu: — Bunun ne olduğunu soyleye*bilir misin Salim? dedi. Karadenizli Salim hemen
cevapladı:
— İnsan kılciğidur oğretmenim...
SON UMİT
Adam kaynanasıyla birlikte Avrupa gezisine cıka* caktı, arkadaşı sordu:
Yahu sen hep kaynanandan yakınıp durmaz miy*
din? Şimdi de Avrupa gezisine mi cıkarıyorsun?
Ne yapayım kardeşim, sık sık Avrupa'yı gorme*
den Allah canımı almasın! deyip duruyor... Benimki, bir
umut işte...
YAG SORUNU
Akıl hastanesine, kendisini ziyarete gelen arkadaşına dert yandı:
Sorma dostum... Motora
meraklı olduğum icin getirip
buraya tıktılar beni. Allahaşkı-
na, sen araba sevmez misin?
Severim.
— Zeytinyağlısından mı hoşlanırsın, tereyağlısından mı?
OĞRENCİ ŞİİRİ
- Tembel bir oğrenci, yazılı kağı* dına şu satırları yazmış:
— Yuru boş kağıt, yuru... Oğretmenin yuzunu gor de gel.
Uc zayıfım vardı, dort oldu mu sor da gel...
APTALCA DUŞUNMEK
Federal Almanya vatandaşı dış yolculuktan dondu. Getirdiği papağanla kendi gumruğune girdi. Muayene memuru işin gereğini anlattı:
— Canlı papağana, yuz mark gumruk odeyeceksiniz.
Cansız ici doldurulmuş papağan olsaydı gumruksuzdu.
Adamın bir anlık tereddutu uzerine papağan soze karıştı:
— Bana bak Hans! Oyle aptalca şeyler duşunme!
YAŞLILIK
Bir adam, arkadaşına hastalığından dert yanıyordu:
— Hele şu sağ bacağımdaki romatiz*
manın verdiği acıya hic dayanamıyo*
rum, dedi. Nedeni nedir, acaba?
— Neden olacak, dedi oteki. Yaşlılıktan.
Bunların hepsi yaşlılık alÂmetleri.
Adam:
— Sacma, diye yanıt verdi. Sol bacağım da sağ ba* cağım ile aynı yaşta. O neden ağrımıyor?
YORMASAYDIM
Temel otelde kahvaltı ederken, tabağındaki zeyti*ni bir turlu catalıyla yaka-layamaz. Epeyce uğraştığı- nı goren garson, yanına yaklaşır, catalı alır ve bir seferde zeytine batırır. Temel kucumseyerek bakar:
— Uyy garson, ha pu zeytinu pen yormasaydum, sen
oni zor yakalayacağitun.
KURTULUŞ CARESİ
Temel, Cemal ve di*ğer Karadenizliler acık denizde kucuk bir tekne ile fırtınaya tutulmuşlar* dı. Yanlarından buyuk bir gemi gecmekteydi.
Temel:
— Uyy, kurtarun pizuuu... İmdattt!. diye haykırıyor-
du.
Geminin guvertesinden birisi de yanıt veriyordu: Biz adam almıyoruz, biz adam almıyoruz. Bunu duyan Temel: — Uyy, hacan piz lazuz, lÂz, alun pizu.
HIRSIZLIK AYIP
Bir eşkıya, fakir olduğu icin Diyojen'e hakaret etmiş-
ti.
Diyojen hic kızmadı. Sadece:
— Bir adama fakir olduğu icin hakaret edildiğini ha* yatımda hic gormedim. Ama pek cok insanın hırsızlık* tan oturu asıldıklarım gordum, dedi.
İLK KAMCIYI EN CİRKİNİ VURACAK!
Muthiş bir eleştirici olan bir Bektaşi yazar, kadınlar hak*kında oyle bir kitap yazmış ki soylenmedik soz bırak* mamış. Bunun uzerine on- beş kadar kadın biraraya gelerek yazarı dovmeye ka* rar verirler. Bir gun Bektaşi evine giderken yolunu kesip bağırmaya başlarlar:
— Sen bizim hakkımızda bir kitap yapıp aleyhimiz*
de turlu turlu şeyler yazmışsın. Biz de seni oldurunceye
kadar dovmeye karar verdik. Birer kamcı alarak buraya
geldik. Cezana hazır ol, diyerek kamcılan gostermişler.
Bektaşi kadınları yatıştırmaya calışmışsa da başarılı olamadığından dayak yemeğe razı olarak:
— Fakat bir şartla. Birinci kamcıyı icinizden en cir*
kin olanı vuracak, demiş. Kadınlar bu şartı kabul etmiş*
ler.
Fakat ilk kamcıyı vurmak icin kimse one cıkmayın* ca, bu dayak faslı da yarım kalmış.
OLUM KOLE İLE KRALI EŞİT KILAR
Buyuk İskender, Diyojen'i, birbiri ustune yığılmış in* san kemikleri arasında bir şey ararken gormuş ve ne yaptığını sormuştu.
Diyojen:
— Babanızın kemiklerini arıyorum.
Ama hangisinin kolelere, hangisinin babanıza ait ol*duğunu kestiremiyorum, cevabını vermişti.
DOMUZ ETİ YEMEYİZ
Şeyh Şamil esir duştuğunde, Ruslar bu kahraman adama buyuk saygı gostermiş. Rus carı kendisini yemeğe davet etmiş. Şeyh Şamil, yemekte, ac gibi iştahla yemiş.
Kahramanlığı kadar yemekteki iştahı karşısında da hayrete duşen car:
Adama bak, demiş. Beni de yiyecek.
Şeyh Şamil cevap vermiş:
Biz muslumanız. Domuz eti yemeyiz.
CALARKEN NEŞELENMEK
Neyzen Tevfik'e bir gun sorarlar:
— Calarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun
zaman mı calarsın?
O gunlerde Maliye Bakam hakkında yolsuzluk dedi* koduları alıp yurumuştur.
Neyzen Tevfik, fırsatım kacırmaz:
— Maliye Bakanı değilim ki, calarken neşeleneyim,
cevabını verir.
BEHLUL'UN HAKİM MAKAMINA OTURMASI
V|
Halife Harun Re- şid'in sut kardeşi di* vane Behlul bir gun yoluna devam eder*ken pencereden bak*mış ki hakimin yeri boş, hemen gecip o makama oturmuş. Bunu goren vazifeliler:
Vay gidi divane, senin bu makamda ne işin var?
Kalk bakalım, diyerek, sille tokat dışarı atmışlar. Bunu
gorenler Behlul'e sormuşlar:
A divane, boyle ne iş yaptın ki seni bu kadar do*
vuyorlar? demişler. O da cevap vermiş:
Ben bilmem, hakimin makamında bir dakika ya
oturdum ya oturmadım, buna rağmen bu kadar dayak
yedim. Hakim ise sabahtan akşama kadar o makamda
oturmaktadır, ne kadar dayak yiyeceğini artık Allah bi*
lir...
İSRAFCI ADAMA DERS
Diyojen, israfcı tutumuyla bilinen bir adamla karşı* lamıştı. Ondan bir lira istedi. İsrafcı adam:
— Nicin başkasından 10 kuruş istiyorsun da, benden bir lira, diye sordu.
Diyojen şu uyarıcı cevabı verdi musrif adama:
— Cunku, başkalarından yine istesem, bana verirler. Ama, bu israfın yuzunden, senin bir daha verebileceğin* den şupheliyim.
DOĞRU SOYLEDİĞİN İCİN
Bektaşinin biri, boynunu bukerek bir zenginin yanına yak*laşır. Sadaka ister.
Zengin adam:
— Utanmıyor
musun dilenmeğe ya*
hu... Baksana guclu -
kuvvetli bir adamsın.
Sormayın... bir derdim var ki calışmama mani
oluyor.
Neymiş o dert?
Ne olacak tembellik!
Bu cevap zenginin hoşuna gider ve cebinin koşesin*deki kuruşu Bektaşi'ye uzatır:
— Al şu kuruşu bakalım... der. Bu parayı sana acıdı*
ğımdan değil, doğru soylediğin icin veriyorum.
BİR GOZUN KORMUŞ
Adamın biri evlenmiş. Her akşam, eli kolu dolu olarak evine gidermiş. Bir gun, her nasılsa, eli boş gitmiş. O gune ka- *- dar, hep kocasının eline bakan karısı, elini boş gorunce, yuzune bakmış ve bir cığlık atmış:
— Aaa! Senin bir gozun kormuş.
SON UMİT
Nasreddin Hoca* nın cok sevdiği eşeği bir gun kaybolmuş. Hoca, eşeği aramak icin, kırlara doğru acılmış. Bir taraftan da bir turku soyleme* ğe başlamış.
Boylece dolaşıp dururken bir tanıdığına rastlar.
Tanıdığı:
— Hoca, boyle turku cağıra cağıra nereye gidiyor*
sun? diye sorar.
Hoca merhum da eşeğini kaybettiğini, onu aramakta olduğunu soyler.
Ahbabı:
— Bu ne iştir Hoca efendi? Benim bildiğim, insan
eşeğini kaybetti mi, feryat eder, ağlar, dovunur. Sen ise
turku soyluyorsun!
Hoca, ona onundeki tepeyi gosterir.
— Bir umidim şu dağın ardında kaldı. Eşeğimi ora*
da da bulamazsam, o zaman siz dinleyin bendeki ferya* dı!
NİYE KOŞAYLAR?
CemÂl gazetesinden ba* şını kaldırıp sorar:
— Haa bu uşaklar ne ko-
şaylar boyle?
Temel cevap verir:
Ula bunlar koşicudur,
başbakanlık kupası icin ko-
şaylar.
Ha kupayı cime vereceklerdur?
Birinciye.
Oburkilere bir şey yok midur?
Yoktur.
Oyleyse onlar niye koşaylar?
YALANCI
YALANCI
Asker, komutanın karşısına cıktı, izin istedi. Komutan se* bep sordu:
Efendim, karım cocuğu*
muzun cok hasta olduğunu
yazmış da...
Yalan soyluyorsun. Cun*
ku karından gelen mektubu
ben de okudum, hic oyle bir
şeyden bahsetmiyordu.
Asker selÂm verdi, tam kapıdan cıkarken, dondu ve samimiyetle:
— Komutanım, dedi. İkimiz de yalancıyız anlaşılan, cunku ben evli değilim.
İLK ATIŞTA VURMAK
Temel ile Dursun evlerinin bahcelerin*de otururken bir tane, bir tane daha derken 21 pare top atılır.
Temel merak eder:
Nedir bu ses-
ler?
— Bugun komşu devlet başkam geldi. Onun icin top
atılıyor, der Dursun.
Temel sinirli sinirli başını sallar:
— Şu işe bak! Bizim zamanımızda tek atışta vurur*
lardı...
DUNYADA HERŞEY GECER
Baba erenler bir gun sokakta gezinirken dehşetli bir yağmura tu* tulmuş.
Bir ağacın altına sığınarak boş bir arabanın gecmesini beklemiş. Bir saatten fazla beklediği halde oradan hic bir araba gecmeyince kendi kendine mırıldanmış:
— Bir de şu fani dunyada her şey gecer derler. Şura* da bir saattir bekliyorum, daha bir araba bile gecmedi.
ALIŞMAK LAZIM
Gazeteci Halil Lutfi ile Peyami Safa, Bebek'e gidi* yorlardı.
Tranvay gelince, Peyami Safa ondeki birinci mevki kompartımanına doğru yururken Halil Lutfi, Peyami Safa'yı arkadaki 2. mevkie doğru cekti. Buraya binece* ğiz, dedi.
Peyami Safa:
Senin gazeteci kartın yok mu? diye sordu.
Var, dedi Halil Lutfi.
Peki, neden birinci mevkie binmiyelim oyleyse?
Alışmak icin.
Bakalım her zaman kartımız olacak mı?
FARZ EDELİM Kİ...
Temel'in kucuk takası, on kişilik tayfasıyla Karade*niz'in engin sularında yol almaktadır. Temel tayfa* larını yanına cağırır. On* lara şoyle der:
— Uyy uşaklar, ha purada pi teneke altinumuz olsa idu ne ederduk?
Uşaklar:
— Uyyy paylaşirduk onlari...
Temel oneriyi kabul eder ve altınları paylaştırmaya başlar:
— Uyy... on peş altin bağa, pi altin suze, on peş altın
bağa, pi altin suze...
Tayfalar buna itiraz ederler ve aralarında muthiş bir kavga başlar. Kıyasıya dovuşurler. Neden sonra Rize'ye geldiklerinde durumu mahkemeye intikal ettirirler. Mahkemede yargıc olayı anlattırır. Hem Temel, hem de
tayfaları olduğu gibi olayı anlatırlar. Bunun uzerine yar-
Peki getirin altınları, dediğinde, hepsi bir ağızdan:
Uyy hacim pey, pizum altinumuz falan yok, ola-
cağinu farz edeyduk.
MAYMUN
Din dersi oğretmeni oğrencile* re butun insanların Adem ve Hav*va'dan geldiğini soyledi. Bir oğ* renci soz aldı:
Bu doğru değil.
Nasıl yani? dedi oğretmen.
— Babam bize maymundan
geldiğimizi soyledi.
— Sevgili cocuğum, dedi oğretmen, sizin ozel aile
tarihiniz bizi hic ilgilendirmiyor.
ŞİŞEYİ EVDE BIRAKMIŞ
Doktor muayenede hastasına sordu:
Sigara iciyor musunuz?
Hasta:
Elbette, dedi. Ve cebinden
sigara paketini cıkararak ikram
etti. Doktor reddetmedi. İkisi de sigaralarını yaktı. Dok* tor muayeneye devam etti:
İcki iciyor musunuz?
Aahh be doktorcuğum! İcerim, ama ne yazık ki şi*
şeyi evde bıraktım.
AKŞAM SERİNLİĞİ
Bir grup turist, kendi aralarında konuşuyorlardı. İngiliz hidrojeni patlatacaklarını, Rusla Amerikalı Ay ve Merih'i fethedeceklerini soyluyorlardı. Sıra bizim Temel'e gelince:
— Şu yakında, ha biz da cuneşe ci- deceğuz, dedi.
Boyle bir tasarıdan hic birisinin haberi yoktu. Hayretle sordular:
Nasıl olur, henuz yıldızların keşfedilmediği bir
evrende, guneşe gidebilmek, olacak şey değil!
Peki o kadar sıcağa nasıl karşı koyabileceksiniz?
Hesabı sıkı yapılmıştır. Akşam serunluğunda ci-
deceğuz da... der bizim Karadenizli.
LİSTE
Adamın birini kuduz ko* pek ısırmış. Ama adam cok vurdumduymaz olduğu icin, bugun iğne olurum, yarın iğ* ne olurum derken iş işten gecmiş. Doktora başvurup da kuduz olduğu gerceğini anlayınca hemen bir kağıt kalem isteyip uzun uzun bir şeyler karalamaya başlamış.
Doktor uzun sure beklemiş, bir ara dayanamayıp hayretle sormuş."
Vasiyetnameniz bu kadar uzun mu?
Vasiyetname hazırladığımı soyleyen kim doktor?
Ben ısıracağım siyasilerin listesini yapıyorum! demiş.
İPE UN SERMEK
Nasreddin Hoca, munasebetsiz kom* şusunun hemen her gun olur olmaz şeyler istemesinden bıkmış.
Komşu bir gun camaşır ipi isteyince:
Veremem, demiş. İpe un serdim.
Aman Hoca, ipe un serilir mi?
Adamın vermeye niyeti olmazsa
ipe un serer...
AYNI YERDE
Temel uzun zamandır gor* mediği arkadaşı Cemal'le İstanbul'da karşılaşır:
Uşak nasilsun pakayum?
İyiyum...
Cocuklarun nasuldur?
Onlar da cok iyidur...
— Ha karin nasuldur?
Temel boyle sorunca Cemal'in birden yuzu deği* şir... Temel arkadaşının karısının gecen yıl olduğunu ha* tırlayıp hemen şoyle der:
— Yani aynı mezarda mi yatayii?
ARHAVİLİ
Gun: 12 Ekim 1492... Kristof Kolomb, batı yonune giderek Hindistan'ı bulacağına inanıyor ya! Gitmiş, git* miş... Amerika sahillerine yanaşmış... Sabah hava yeni aydınlanıyor. Kolomb, "Santa Maria" gemisinde buyuk uniformasını giymiş. Zabitler ve tayfalar guverteye sıra* lanmış...
Kıyıda da Kızılderililer sıralanmış. Başlarında Koca Reis var. Gemi yaklaşmış, yaklaşmış... Ses mesafesine girmiş...
Bu sırada gemidekilerden biri iki elini ağzına yanaş-
tırıp bağırıyor: "Ha orada bir Rize'li var midur?"
Kızılderili saflarından da birisi bağırmış: "Ha Rize'li yoktur, ama Arhavi'li vardır daa..."
DESENE OCAĞIM SONDU
Gurbette calışan iki Karade* nizliden biri izinden donmuş, hemşerisine memleketten haber* ler veriyordu:
— Memlekette kar yağdı,
kurtlar cakallar koye kadar indi,
dedi. Bunun uzerine arkadaşı:
Bir zarar verdiler mi?
Sizin cilli horozu cakal kaptı.
Peci Karabaş nerede imuş?
Eşek Karabaşa tekme atarak oldirmuş.
Eşek değirmenda değul miydu?
Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
Uy, babam oldi mu?
Oldu ya. Ananın olumune dayanamadu da..
Ah anam ah! O da mu oldi?
Eviniz yanarken kurtaramaduk.
-Uyy desene ocağum sondu...
CENESİ DUŞUK
Fikret ilk karnesini almıştı. Notları cok iyiydi, fakat bir not duşulmuştu:
— Cok konuşuyor.
Babası karneyi imzaladı ve ekledi:
— Siz bir de annesini gorseniz.
Aynı Karadenizli birkac gun sonra bir bakkala gitti. "Bana bir mim verin..." dedi.
Bakkal anlayamadı, birkac kez tekrar ettirdi, sonra eliyle gostermesini istedi. Karadenizlinin işaretine ba* kınca:
Yooo, o mim değil mumdur, dedi.
Olsun, mim demek, dayak yemekten iyidir, dedi
Karadenizli.
DAYAK YEMEKTEN IYI
Karadenizli vapur acentasına gitti:
— Biz vapuru kacirduk, başka
vapur bulur misunuz?, dedi.
Kac kişisiniz?
Yediyuz.
Acenta yetkilisi bu kadar muş*
teriyi kacırmamak icin hemen yeni
bir vapur istedi. Vapur geldiğinde Karadenizli ve arka*daşları rıhtımda toplanmışlardı. Ama nedense fazla ka*labalık değillerdi. Gorevli sordu:
Hani yedi yuz kişiydiniz?
Doğridur, işte pir, ici, uc, dort, beş, altı, yedu.
Toplam yediyuz da..., dedi Karadenizli.
Kafası attı acenta yetkilisinin. Karadenizliyi bir gu* zel dovdu ve:
— Eğer, bir daha (i) yerine (u) dersen; canına oku*
rum... dedi.
HESAP
İki sarhoş kıyasıya kavga etmiş, birbirlerinin kafasını gozunu yarmışlardı. Polis kavgacı sar* hoşları hastahaneye getirdi. Doktor, yaralarını pansuman yapmak icin hemşireye seslendi:
— Hemşire hanım, alkol getirin cabuk!..
Sarhoş:
— Alkol istemem artık... Hesap getirin!., diye bağırdı.
HADDİNİ BİLMEK
Genc bir Amerikalı kız, Beethoven'in yaşadığı evi zi* yaret etmiş, bu buyuk sanatkÂrın piyanosu başına gece* rek onun "mehtap Sonatı"m gururla calmaya başlamış* tı.
Bitirdikten sonra, kendisine sert gozlerle bakan bek* ciye:
Tahmin ederim, cok sayıda buyuk insan burayı
ziyaret etmiştir, dedi.
Evet, dedi bekci. Unlu muzisyen Pederewski, ge*
cen hafta burada idi.
Kız sordu:
Ve Beethoven'in piyanosunda caldı değil mi?
Hayır calmadı, cevabını verdi yaşlı bekci ve soz*
lerine şu cumleyi ekledi:
Cunku kendisini Beethoven'in piyanosunda cal*
maya lÂyık gormedi.
CİNSİNE GORE
Belediye otobuslerinin ne kadar kalabalık ol*duğu malûm. İşte boy* le bir otobuste yolcu*luk eden Temel'in aya* ğına iri yarı bir adam basar... Nasırı acıyan Temel, adamın yanına yaklaşır ve sorar:
— Ula uşak, sen nerelisun?
Adam, Temel'e bakar, nereli olduğunu soyler ve ar* dından sorar:
Niye sordun?
Hic, bu cins ayular hangi memlekette yetişur diye
merak ettum daa... der Temel.
YEMEKTEN SONRA MI?
Doktor hastasını muayene ettik* ten sonra saptadığı perhiz programı* nı yazıyormuş:
— Sabahları bir dilim ekmekle
yuz gram beyaz peynir. Oğleyin bi*
raz salata ve haşlama et. Akşamları
bir dilim ekmek, yağsız sut ve bol
meyve yiyeceksiniz...
Hasta:
— Peki doktor bey, bu yazdırdıklarınızı yemekten
sonra mı yiyeceğim yoksa yemekten once mi?
NİCİN HAPSEDİLMİŞLER?
Bir komunist Sovyet cezaevinde, 3 mahkûm arala* rında konuşuyorlardı: Birinci mahkûm uzuntulu bir ses* le:
— Ben işime gec geldiğim icin hapsedildim, dedi.
İkinci mahkûm hapis gerekcesine şoyle acıkladı:
— Ben ise, işime erken geldiğim icin hapsedildim.
Bir kapitalist casusu ancak işine erken gelir, dediler.
Ucuncu mahkum da şoyle konuştu.
— Ben de işime tam vaktinde geldiğim icin hapse* dildim.
Beni de, bir kapitalist saati taşımakla sucladılar.
AKIL
Temel birgun Dursun'a balık kılcığı yemenin insanın kafası*nı calıştırdığını soylemiş. Bu habere sevinen Dursun yanına Temel'i de alarak hemen bir balık lokantasına gitmiş. Az sonra gelen balıkların etini Te* mel, kılcıklarını Dursun yemiş. BoylecĞ uc porsiyon balık tu* ketildikten sonra Dursun hesa* bı odemiş ve dışarıya cıkmışlar. Yolda bir ara Dursun:
Baa bak Temel. Sen galiba kazuklayisen beni..?
Temel gulerek cevap vermiş.
Bak, gordun mu? Kafan calışmaya başladı bi-
le..?
DOĞRU SOZE NE DENİR?
Hastayı ameliyathaneye goturuyorlarmış. Sedyenin başucunda yurumekte olan operator bir ara hastanın ku* lağına eğilmiş:
— Bakın beyfendi, size yalan soyleyecek değilim. Si*
ze yapacağım bu ameliyatın başarı şansı yok denecek
kadar az. Ne olur ne olmaz, size şimdiden soruyorum,
son olarak size bir yardımım dokunabilirse, cekinmeden
soyleyebilirsiniz, demiş.
Hastanın gozleri faltaşı gibi acılmış:
— Evet doktor bey. Lutfen buradan kalkmama ve gi*
yinmeme yardım eder misiniz?
TEŞEKKUR
Adam, hızlı hızlı merdivenleri tırmanıp doktorun yanma geldi.
— Teşekkur ederim doktor
bey, tedavinizden cok memnun
kaldım, dedi.
— Ama siz benim hastam de*
ğilsiniz ki.
Adam guldu:
— Haklısınız doktor bey. Amcam sizin hastanızdı.
Ve şimdi tum serveti bana kaldı...
ADALETLİ PAYLAŞIM
Gungormuş, yaşlı ve tecrubeli bir adamdan, iki kar* deş arasında, babalarından kalan malı ÂdilÂne şekilde paylaştırmasını istemişlerdi.
Yaşlı adam şu formulu tavsiye etti: — Kardeşlerden biri malı mulku ikiye ayırsın. Oteki kardeşe de secme hakkı verilsin. Gercekten de akıllıca bir oneri değil mi?
OLEY
Temel, İspanya'da boğa gureşlerine gitmiş. Kalabalık bir seyirci toplulu- Vğu varmış. Herkes matadorun hare* ketlerine hep bir ağızdan "Oleeey!
Oleeey!" diye bağırıyormuş, ama Temel onlar sustuktan sonra tek başına Oleeey! Oleeey! diyormuş, Yanındaki İspanyol merak etmiş:
— Kardeşim niye bizimle beraber bağırmıyorsun
da, tek başına "Oley" diyorsun?
Temel:
— Uşağum, ben boğayı destekliyorum, demiş.
OTOBUS
Temel ile Dursun otobusle İstanbul'a gidiyorlardı. Yolun yarısına gelince şofor:
— Sayın yolcular, şanzıman bozuldu bir saat mo*
la veriyoruz..
Temel sordu:
— Yahu Dursun, bu şanzıman nedir?
— Ha şu vites var ya, işte oni calıştıran alettir.
Temel sinirlendi:
— Ben onun bozulacağını baştan anlamıştım. Şo*
for ha bire onunla oynuyordu...
KOTU HABER
— Sabahın bu erken saatinde sizi rahatsız ettiğim icin ozur dilerim, dedi doktor telefonda hastasına. "Ama tahlil sonuclarınızı aldım ve size verecek cok onemli haberlerim var. Kotu haberle mi başlayayım, yoksa cok kotu haberle mi?
— Kotusuyle başlayın doktor,
dedi hasta sinirli bir sesle.
Şey, dedi doktor. Teşhisime gore yirmi dort saat
omrunuz kaldı.
Zavallı hasta donup kaldı. Sonra biraz gucunu
toplayıp sordu:
Peki cok kotu olan haber ne?
Size dun haber verecektim, ama telefonunuz ce*
vap vermiyordu.
ALDATMIŞ
Kahveye iriyarı, ofkeli bir adam girdi; olanca sesiyle bağırdı:
— Ahmet kim?
Kimse ağzını acmadı. Gelen adam bir daha bağırdı:
— Ahmet hanginiz? Cabuk karşı*
ma cıksın!
Sonunda ufak tefek, celimsiz biri yerinden kalktı:
— Benim.
Kabadayı, yumruklarım sıkıp onun ustune atıldı, pestilini cıkanncaya kadar dovdu. Kahvedekiler yerle*rinden kımıldamıyorlar, neredeyse soluk bile almıyor* lardı.
Kabadayı gittikten sonra dayak yiyenin başına uşuş* tuler:
— Hastaneye goturelim mi?
Yerde kanlar icinde yatan adam, bir iki yutkunduk*tan sonra konuşabildi:
— Nasıl kandırdum enayiyu. Benim adım Temel.
Amma nasil inandırdum oni!..
EVİN YOLU
Neyzen Tevfık, Aksaray'da bir ev kiralar.
Yeni taşındığı sıralar, gece eve donerken ara sokak icindeki evini bulmakta gucluk cekmektedir. Bir gece,
karşısına cıkan bekciye:
— Bekci baba, der, Neyzen Tevfık buralarda bir yer*
de oturuyor. Sen evini biliyor musun?
Bekci, "bana kul yutturamazsın" dercesine bakıp ce* vap verir:
Neyzen Tevfik sensin, a beyim.
Ben sana Neyzen Tevfik ben miyim? diye sorma*
dım ki... Neyzen Tevfik'in evini sordum!
YORUM+ REPLERİ UNUTMAYIN
__________________
